SAİD NURSİ KİMDİR?
17/12/2007 -Kategori: RISALE
Said Nursi yakın geçmişimizde yetişmiş en büyük İslam alimlerinden ve fikir adamlarındandır. 1873'te Bitlis'in Hizan ilçesine bağlı Nurs köyünde dünyaya gelmiş, 1960'da Şanlıurfa'da Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Genç yaşta edindiği dini ve pozitif bilimlerdeki derin bilgisi, devrin ilim çevreleri tarafından kabul görmüş, küçük yaştan itibaren dikkati çeken keskin zekası, kuvvetli hafızası ve üstün kabiliyetleri dolayısıyla "Çağının eşsiz güzelliği" anlamına gelen "Bediüzzaman" sıfatıyla anılmaya başlanmıştır.
Bediüzzaman Said Nursi, Doğu'nun en acil ihtiyacı olarak gördüğü eğitim problemini çözmek için din ve eğitim bilimlerinin birlikte okutulabileceği ve Medreset-üz Zehra ismini verdiği bir üniversite kurulmasını sağlamak için 1907'de İstanbul'a gelmiştir. Derin bilgisiyle buradaki ilim çevresine de kendini çok kısa süre içinde kabul ettirmiş, çeşitli gazete ve dergilerde makaleler yayınlatmış, hürriyet ve meşrutiyet tartışmalarına katılarak hükümete destek vermiştir.
Dönemin hükümeti, Said Nursi'nin üniversite ile ilgili dilekçesine ilgi göstermemiştir. Hatta İstanbul'daki ilim adamlarının, talebelerin, medrese hocalarının ve siyasetçilerin ona olan ilgisinden rahatsız olmuş, Bediüzzaman'ın önce akıl hastanesine daha sonra da hapishaneye gönderilmesini sağlamıştır.
Said Nursi'nin serbest bırakılmasından kısa süre sonra 23 Temmuz 1908'de II. Meşrutiyet ilan edilmiş. Bu dönemde Bediüzzaman meşrutiyet ve hürriyet kavramlarının İslamiyet'e aykırı olmadığını anlatmak için İstanbul'da çeşitli yerlerde konuşmalar yapmış, Doğu'daki aşiret reislerine Bediüzzaman imzasıyla telgraflar çekmiştir. Yayınladığı bu makaleler ve yaptığı konuşmalarda yatıştırıcı bir rol oynamasına rağmen, 1909'da 31 Mart olayına karıştığı iddia edilerek haksız ithamlarla tutuklanıp, idam talebiyle yargılanmış, ancak beraat etmiştir.
Bediüzzaman bu olaydan sonra tekrar Doğu'ya dönmüş, I. Dünya Savaşında talebeleriyle milis kuvvet oluşturarak savaşa katılmıştır. Gönüllü alay komutanı olarak büyük yararlılıklar gösterdiği I. Dünya Savaşında Rusya'da esir düşmüş, üç yıl süren esaret hayatının sonunda Sibirya'daki esir kampından kaçarak İstanbul'a gelmiştir.
İstanbul'da devlet büyükleri ve ilim çevreleri tarafından büyük bir ilgiyle karşılanan Bediüzzaman, Dar-ül Hikmet-i İslamiye (İslam Akademisi) azalığına tayin edilmiştir. Buradan aldığı maaşla kendi kitaplarını bastırarak parasız olarak dağıtmaya başlamıştır. Said Nursi daha sonra İstanbul'un işgali sırasında işgalcilerin gerçek niyetlerini ortaya koyan Hutuvat-ı Sitte (Şeytanın Altı Desisesi) isminde uyarıcı bir broşür hazırlamış, bu hareketi, İngiliz işgal kuvvetleri komutanının emriyle ölü veya diri ele geçirilmek üzere aranmasına sebep olmuştur. Milli mücadeleyi savunmuş ve destek olmuştur. Bu hareketleri Anadolu'da kurulan Millet Meclisi'nin beğenisini kazanmış ve Ankara'ya davet edilmiştir. 1922'de Ankara'ya geldiğinde devlet merasimiyle karşılanan Bediüzzaman, kendisine yapılan Şark Umumi Vaizliği, milletvekilliği ve Diyanet İşleri Başkanlığı tekliflerini reddetmiştir.
Said Nursi 1925 yılında Şeyh Said isyanı çıktığında, olayla hiçbir ilgisi olmadığı halde, Van'da inzivaya çekilmiş olduğu yerden alınarak Burdur'a, oradan da Isparta'nın Barla ilçesine sürgüne götürülmüştür. Bediüzzaman Risale-i Nur Külliyatı'nın büyük bir kısmını burada yazmıştır.
Nur Risalelerini önlerindeki en büyük engel olarak gören çevreler, 1934 yılında daha yakından kontrol edebilmek amacıyla Said Nursi'nin Isparta'nın merkezine getirilmesini istemiştir. 1935 yılında ise polisler burada da çalışmalarına devam eden Said Nursi'nin oturduğu evde arama yapmış ve bütün kitaplarına el koymuştur. Bediüzzaman emniyete götürülerek sorgulanmış, ancak suç unsuru bir şeye rastlanmayınca serbest bırakılmıştır. Ancak birkaç gün sonra, yeni tutuklamalarla birlikte Said Nursi ve Risale-i Nurlar hakkında soruşturma başlatılmış, Bediüzzaman ve 120 Nur talebesi askeri araçlarla Eskişehir Hapishanesine gönderilmiştir.
Bediüzzaman, vatana ihanet iddiasıyla yargılandığı dava süresince tutuklu kalmıştır. Daha sonra ise Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi'nin verdiği kararla, Said Nursi'ye 11 ay hapisle birlikte Kastamonu'da mecburi ikamet; on beş talebesine de altışar ay hapis cezası verilmiştir.
Polis gözetimi altında mecburi ikamet için Kastamonu'ya getirilen Said Nursi, 1943'te Isparta savcısından gelen talimat üzerine yeniden tutuklanmıştır. Ağır hasta olmasına rağmen Ankara'ya oradan da trenle Isparta'ya getirilmiştir. Risale-i Nur ile ilgili davaların Denizli'deki davayla birleştirilmesi üzerine ise Denizli'ye sevk edilmiştir. Denizli hapsi yine tecrit altında başlamış, çok zor şartlar altında geçen yeni hapishane dönemi ve yargılama safhalarında da Bediüzzaman, Risale-i Nur'un yazımına devam etmiştir. Sonrasında ise 1944'te verilen beraat ve tahliye kararına rağmen, dönemin hükümeti Said Nursi'nin Afyon'un Emirdağ ilçesinde zorunlu iskana tabi tutulmasını emretmiştir.
Bediüzzaman burada hükümet binasının karşısında bir odaya yerleştirilerek gözetim altına alınmıştır. Camiye gitmesine bile müsaade edilmediği, devamlı takip ve gözleme tabi tutulduğu Emirdağ sürgünü, Denizli hapishanesindekinden bile çok daha ağır ve zor şartlar altında geçmiştir. Bu dönemde, hukuki yollarla Bediüzzaman'ı etkisiz hale getiremeyen muhalifleri onu zehirleyerek öldürme yoluna gitmişlerdir. Hayatı boyunca yirmi üç defa denenecek bu teşebbüslerin üçü Emirdağ sürgününde gerçekleşmiştir.
Bu zulümler yaşanırken Bediüzzaman'ın talebeleri tarafından Risale-i Nurlar çoğaltılmış ve böylece Kuran tebliğinin geniş kitlelere yayılması sağlanmıştır. Özellikle de teksir makinelerinin kullanımıyla birlikte bu çalışmalar daha da hızlanmıştır.
1944'te Denizli Ağır Ceza Mahkemesinin beraat kararının Yargıtay tarafından onaylanmasıyla birlikte Bediüzzaman serbest bırakılmıştır. Ancak Risale-i Nurlar'ın her geçen gün yaygınlaşarak insanlara ulaşması dönemin hükümetini rahatsız etmeye başlamıştır. Ocak 1948'de Said Nursi ve on beş talebesi evlerinden ve işyerlerinden alınarak Afyon hapishanesine gönderilmiştir. Ancak tüm bu ağır ve zor şartlara rağmen Bediüzzaman eserlerini yazmaya devam etmiştir.
Aralık 1948'de Said Nursi hakkında 20 ay ağır hapis cezası kararı verilmiş, ancak karar temyiz edilmiş ve Bediüzzaman lehine bozulmuştur. Ancak Yargıtay'ın bu kararına rağmen Afyon Ağır Ceza Mahkemesi yargılamayı uzatarak 20 aylık sürenin cezaevinde geçmesini sağlamıştır. Hak etmediği cezanın süresini tutukluluk haliyle dolduran Said Nursi, Eylül 1949'da serbest bırakılmıştır. Fakat Ankara'dan gelen bir emirle bu sefer de Afyon'da mecburi iskana tabi tutulmuş ve Emirdağ'a ancak Aralık ayında dönebilmiştir.
Bediüzzaman'a 1951'de Emirdağ'da, bundan hemen bir yıl sonra da İstanbul'da, Gençlik Rehberi adlı kitabı nedeniyle birer dava daha açılmıştır. İstanbul'da yapılan duruşmada mahkeme lehte karar vererek davayı sonuca bağlamıştır.
Ocak 1960'ta Ankara'ya girmesi polis tarafından engellenen Bediüzzaman buradan Isparta'ya gitmiştir. Bu dönemde ağır hasta olan 83 yaşındaki Said Nursi, daha sonra talebeleriyle birlikte Urfa'ya gitmiştir. Burada, yürüyemeyecek kadar rahatsız olan Said Nursi'nin yerleştiği otele gelen polisler, İçişleri Bakanının emriyle Bediüzzaman'ı Isparta'ya geri götürmeye çalışmışlardır. Said Nursi bu baskılar sürerken Hakkın rahmetine kavuşmuştur.
IfCommentsAllowed>Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
RİSALE'LERDE KUR'ANIN İNSANA YAKLAŞIMI
3/12/2007 -Kategori: RISALE
4. ULUSLARARASI BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ SEMPOZYUMU
Kur'ân’ı Anlamada Çağdaş Bir Yaklaşım : Risale-i Nur Örneği
20 - 22 Eylül 1998,
RİSALE-İ NUR’DA İNSAN MESELELERİNE KUR'ÂNÎ YAKLAŞIM
Dr. Mahdiyya Amnuh 1
Bediüzzaman Said Nursî’nin eserleri üzerinde araştırma yapan herkes, onunla Kur'ân-ı Kerim arasında ihtimam, istimdat ve iktibas cihetlerinden ne kadar güçlü bağların bulunduğunu görecektir. Risâle-i Nur' Kur'ân-ı Kerim üzerine bir ders, bir şerh, çeşitli vesile ve yollarla ondaki meseleleri zihinlere yakınlaştırıcı bir vasıta olarak bu ihtimamın ve önceliklerin bir göstergesidir. Bir yandan rûhî derinliklerden fışkıran enerjiyi harekete geçirerek, diğer yandan Kur'ân’ın mucize sure ve ayetlerinin şehadetine müracaat ederek bu eserleri ortaya çıkarmıştır.
Şüphesiz ki, insanı hidayete ulaştıran yollar ve dalâletten alıkoyan vasıtalar ancak Kur'ân yörüngesinde bulunmaktadır. Risâle-i Nur da, bu gerçekten hareketle, insana gösterdiği ihtimamın merkezine Kur'ân hakikatlerini koymuştur. O Kur'ân ki, Hz. Adem’den (A.S.), Hz. Muhammed’in (S.A.V.) risâletine kadar beşeriyyetin aklını meşgul eden bütün soruları cevaplamak için indirilmiştir. Çeşitli surelerinde, ferdî, içtimaî
ve tarihî boyutlarda insanlığın yüzyüze kaldığı problemlerin çözümleri sunulmuştur.
Diğer yandan, modern asırdaki batılı uzmanların gayretlerinin sonucu olarak ortaya çıkan insanî ilimler de bu meseleye büyük yer vermiş, yapılan tahlil ve yorumların nirengi noktası olarak kabul edilmiştir.
O halde diyebiliriz ki, insanın mahiyeti, aslı, tabiatı, şahsiyeti ve başkalarıyla ilişkileri, Kur'ân-ı Kerim ve insan ilimlerinin kesişme noktasını teşkil etmektedir. Ancak bu ikisi arasındaki ayırdedici farklar, bir çok şeyde kendisini hemen gösterir. Bunlardan en barizi, üstad Said Nursî’nin de tespit ettiği gibi, insan için sunulan gaye konusunda görülmektedir. Kur'ân’daki gaye ile insan ilimlerindeki gaye aynı değildir.
İnsan araştırmaları alanındaki çalışmalar veya beşerî metodlarla insanı tanıma gayretleri yeni değildir. Bilakis, ilk başlangıcın eski dînî düşünce sistemlerine (Hint, Afrika vs.) kadar gerilere gittiğini söyleyebiliriz.
Uzun tarihi geçmişi boyunca, insan araştırmalarına mütefekkirlerin gösterdiği büyük ihtimam, tıpkı tabiî ilimlerde olduğu gibi insanî ilimlerin ortaya çıkmasını netice vermiştir. Tâ ki, asrımızdaki seviyesine ulaşmıştır.
İnsan ilimlerinin doğrudan insanla alakalı olması veya insanı odak noktaya yerleştirmesi, bu ilimlerin felsefesi üzerinde araştırma yapmayı inanılmaz seviyede zorlaştırmaktadır.
Kur'ân-ı Kerim, insanın sorularına cevap verme ve problemlerine çözümler sunma gibi sabit bir kaideden hareket ederken, insan ilimlerinin sürekli değişken bir zemin üzerine kurulu olduğu için farklı, hatta bazan Kur'ân’la tenakuz halindeki bir takım gayretler içinde olmuştur.
Birbirinden farklı bu iki unsur arasındaki ilişkiye Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin Risâle-i Nur’da, çok ince ve doyurucu bir şekilde yaklaştığını görmekteyiz. Bu çerçevede Bediüzzaman, konu hakkındaki Kur'ânî esasların anlaşılması ve tasvir edilmesine yönelik insanın üç boyutunu açıklamaktadır.
İnsanla ilgili en önemli husus ve Üstad Said Nursî’nin de yoğun bir şekilde üzerinde durduğu yön, insanın kendisi, yani nefsidir. Bir çok sözlerinde ve yorumlarında doğrudan veya dolaylı olarak insanın bu yönüne temas etmiştir. Bu odak nokta hakkında Said Nursî şöyle diyerek çağrıda bulunur:
“Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku. Yoksa hayvan ve camid hükmünde insan olmak ihtimali var.” 2
Burada, insanın kendisini okuması, yakından tanıması ve basîretini açması konusunda yöneltilen emir, Allah-u Teâlâ’nın şu emrine dayanmaktadır:
“Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ayetler vardır. Kendi nefislerinizde de öyle. Görmüyor musunuz?” 3
Bu ayette kasdedilen hakiki mârifettir. İnsanın içinde bulunduğu şartlara mağlup düşmeden, kendi kendisini gayet dakîk ve sahîh bir şekilde tanıması gerçekten zordur. Çünkü, kendisinden ve nefsinden mümkün olduğunca bağımsız ve mesafeli bir şekilde kendisini incelemesi, tanıması gerekir. Ayrıca nefsini müdafaa ve medihten kurtulması, onu bütün ayıp ve kusurlardan tenzih etmeyi bırakması lazımdır. 4 Nefsini takdis eden kimse ise, “Kim hevâsını ilâh edinirse” ve “Şüphesiz ki nefis kötülükleri emreder” 5 ayet-i kerimesinin mâsadakı olacaktır.
Eğer insan nefs-i emmâresine muhabbet ederse, hata eder.
Ancak bu durum, Üstad Said Nursî’ye göre dünyanın sonu veya geri dönülmez bir hal değildir. Zira Kur'ân, insan nefsinde dengenin kurulması meselesinin gerçekleşebilmesi için harika vesileler sunmaktadır. Bunlardan birisi Ramazan orucudur. Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler, oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi sizlere de farz kılınmıştır. Umulur ki bu sayede korunursunuz. Oruç tutmanız sizler için ne kadar hayırlıdır, bir bilseniz.” 6
Üstad Said Nursî bu dinî farz hakkında şunları söyler:
“Ramazân-ı Şerifteki oruç, en gafillere ve mütemerridlere, zaafını ve aczini ve fakrını ihsas ediyor. Açlık vasıtasıyla midesini düşünüyor; midesindeki ihtiyacını anlar. Zayıf vücudu ne derece çürük olduğunu hatırlıyor. Ne derece merhamete ve şefkate muhtaç olduğunu derkeder. Nefsin firavunluğunu bırakıp, kemâl-i acz ve fakr ile dergâh-ı İlâhiyeye ilticâya bir arzu hisseder ve bir şükr-ü manevî eliyle rahmet kapısını çalmaya hazırlanır-eğer gaflet kalbini bozmamışsa!” 7
Bir başka yerde ise şöyle der:
“Nefis kendini hür ve serbest ister ve öyle telakkî eder. Hatta, mevhum bir rubûbiyet ve keyfemâyeşâ hareketi, fıtrî olarak arzu eder. Hadsiz nimetlerle terbiye olunduğunu düşünmek istemiyor... İşte, Ramazan-ı Şerifte, en zenginden en fakire kadar herkesin nefsi anlar ki, kendisi mâlik değil memlûktür; hür değil, abddir. Emrolunmazsa, en adi ve en rahat şeyi de yapamaz, elini suya uzatamaz diye, mevhum rubûbiyeti kırılır, ubudiyeti takınır, hakiki vazifesi olan şükre girer.” 8
İnsan nefsindeki bu özelliğin yanısıra Üstad Said Nursî, Kur'ân-ı Kerim’in feyzinden aldığı ilham ile bir başka temel yönünden daha bahseder:
“İnsan öyle bir nüsha-i câmiadır ki, Cenâb-ı Hak, bütün esmâsını, insanın nefsiyle insana ihsas eder...
İnsan, üç cihetle esmâ-i İlâhiyeye bir aynadır.
Birinci vecih: Gecede zulümât nasıl nûru gösterir. Öyle de, insan, zaaf ve acziyle, fakr ve hâcâtıyla naks ve kusuruyla bir Kadîr-i Zülcelâl’in kudretini, kuvvetini, gınâsını, rahmetini bildiriyor...
İkinci vecih: İnsana verilen numûneler nev’inden cüz’î ilim, kudret, basar, sem’i, mâlikiyet, hâkimiyet gibi cüz’iyatla, Kâinat Mâlikinin ilmine ve kudretine, basarına, sem’ine, hâkimiyet-i rububiyetine aynadarlık eder, onları anlar, bildirir...
Üçüncü vecih: İnsan, üstünde nakışları gösteren esmâ-i İlâhiyeye aynadarlık eder...” 9
Bu tespitleriyle Üstad Said Nursî bizlere, Kur'ân’ın çeşitli ayetlerinde nefsi zikretmesinin hikmetini de açıklamış olmaktadır.
İnsan nefsiyle alakalı bir diğer konu daha gündeme gelmektedir ki, önem bakımından bir öncekinden aşağı kalmaz. Hatta birbirleriyle yapışıktırlar. “Cem’ müfrede (çoğul tekile) delâlet eder” kabilinden bu konu “insanî topluluk” yani toplumdur. Üstad Said Nursî toplumu, Kur'ânî Risâlelerinin nurunu neşredeceği bir meydan olarak görmüştür. Ona göre, eğer yardımlaşma yoksa beşerî topluluğun ne faydası olabilir? Böyle bir durumda insanların yeryüzünde imara ve ahirette saadete hakları kalmaz.
“Hakkın şe’ni ittifaktır. Faziletin şe’ni tesânüddür. Düstûr-u teavünün şe’ni birbirinin imdadına yetişmektir. Dinin şe’ni uhuvvettir, incizâptır. Nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu
kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe’ni, saâdet-i dâreyndir.” 10
Ancak, metanet ve selâmetini tehdit eden âfetlerden arınmış bir içtimaî ilişkiler ağını oluşturmak suretiyle, yüce bir örneği gerçekleştirmenin yolu nasıl olacaktır?
Bu noktada Üstad Said Nursî’nin çeşitli Risâlelerinde yol gösterici cevaplar sunduğunu görüyoruz. Bunları, mes’udane içtimaî bir hayatın üssü’l-esâsı olarak değerlendirdiği “Ahiret akîdesi” başlığı altında ifade etmek mümkündür. 11 Kur'ân-ı Kerim bütün mucizeleriyle, hüccetleriyle, onun hak bir kitap olduğunu ispat eden hakikatleriyle haşrin gerçekleşeceğini beyan eder ve ispatlar. Hatta Kur'ân’ın üçte biri bu konuyu anlatır. Özellikle kısa surelerin çoğunluğunun ilk ayetleri haşir üzerinedir. “İze’ş-şemsü küvvirat (Güneş dürüldüğü zaman)”, “Yâ eyyühen’nâsü ittekû Rabbeküm, inne zelzelete’s-sâati şey’ün azîm (Ey insanlar, Rabbinizden korkun. Şüphesiz ki kıyametin sarsıntısı çok büyük bir olaydır)”, “İzâ zülzileti’l-ardu zilzâlehê (Yer, büyük bir sarsıntıyla sarsıldığı zaman)”, “İze’s-semâü’n-fetarat (Gökyüzü yarıldığı zaman)”, “İze’s-semâü’n-şekkat (Gökyüzü ikiye ayrıldığı zaman)”.. örneklerinde olduğu gibi.
Aynı şekilde, haşre imanın yüzlerce neticesinden yalnız birisi, toplum hayatının inşâsında kendisini gösterir. Üstad Said Nursî, toplumun çeşitli kesitlerinden örnekler vererek, bu konuyu açıklar: İhtiyarlar, gençler ve çocuklar... 12 Bunları birbirlerine karşı haksızlıklardan, yanlışkılardan koruyan ve onları hidâyete ulaştıran Allah’tan başkası olamaz. Onların arasındaki bağları sağlamlaştıran unsur imandır. Bu yolla ne kuvvete, ne silaha, ne de baskıya ihtiyaç duyulmaksızın,
insanların biraraya toplanıp, yüksek bir toplum haline gelebilmesi mümkün olabilir. Böylelikle örnek bir toplum oluşur. O toplumda şahıslara ve vasıtalara kulluk ortadan kalkar. Çünkü, ahirete iman güçlendikçe ve insan bu dünyanın zevale doğru gittiğini, başka bir hayatın kendisini beklemekte olduğunu yakînen görmeye başladıkça bu gibi şeylere asla tevessül etmeyecektir.
Böyle bir anlayışın hakim olduğu bir toplumda, fertler de, toplumun tamamı da istikametten ayrılmayacaktır.
Bu noktada Üstad Said Nursî’nin gayet sakin ve tedricî bir terbiye metoduyla sosyal değişimin sağlanması zarureti üzerinde yoğunlaştığını görmekteyiz. Bu yönüyle onun sosyal değişim teorisi, sabır, mücâhede, kuvvetli bir imandan doğan kendinden emin olma gibi özellikleriyle özel bir konuma sahiptir.
Burada zikredilen fikrî yapının, kişisel ve sosyal boyutuyla sağlam bir kişilik yapısı tesisini gerçekleştirebileceği gayet açıktır. Bu öyle bir yapıdır ki, kendi medeniyet çizgisini oluşturmaya yönelik özel bir zaman ve tarih anlayışına sahiptir. “...Zaman bir şerittir ki, o Sâni-i Zülcelâl her sene bir başka âlemi ona takip gösteriyor. O taktığı âlemin içinde üçyüz altmış tarzda muntazam suretlerini tecdid ediyor, kemâl-i intizamla ve hikmetle değiştiriyor. Yeryüzünü bir sofra-i nimet yapmış ki, her bahar mevsiminde, üçyüz bin envâ-i masnuâtıyla tezyin ediyor.” 13
Şüphesiz ki, yeryüzündeki mahlukât içinde en efdali insandır. Said Nursî Hazretleri insan ve diğer canlılardan hareketle hayatı çok geniş bir çerçeveden ele alır.
Ona göre hayat, “Esmâ-i İlâhiyenin definelerini açan anahtarların mahzeni ve nakışlarının bir küçük haritası ve
cilvelerinin ince bir mikyas ve mizan ve Hayy-ı Kayyûmun manidar ve kıymettâr isimlerini bilen, bildiren, fehmedip tefhîm eden yazılmış bir kelime-i hikmettir.”
Hayat, “Rabbanî bir mektuptur; kardeşlerim olan zîşuur mahlukâta kendini okutturur.”
Hayat, “Hâlikımın kemâlâtını teşhir eden bir ilannâmeliktir.”
Hayat, “Hayatı yaratanın hayatla ihsan ettiği kıymettâr hediyeler ve nişanlarla bilerek süslenip her gün tekerrür eden resm-i küşatta mü’minâne, şuurdarâne, şâkirâne, minnettarâne Pâdişâh-ı Bîmisâlinin nazarına arzetmektir...” 14
Bütün bunlar zamanın şu üç tarafını gayet iyi bilmenin göstergesidirler: Mazi, hazır zaman ve istikbal. Aynı zamanda bu ifadeler, hakikatleri elde etme ve manevî feyizlere ulaşmada Kur'ân’î tenvîre dayanmanın, Kur'ân-ı Kerim yolundan başka bir yola yönelmemenin de göstergesidir. Şu sözleriyle Üstad Said Nursî, önemli bir metot ortaya koymaktadır:
“Tarih-i beşerî, muntazam surette üçbin seneye kadar gidiyor. Bu nâkıs ve kısa tarih nazarı, Hz. İbrahim’in zamanından evvel doğru olarak hükmedemiyor. Ya hurâfevârî, ya münkirâne, ya gayet muhtasar gidiyor.” 15 Özellikle Kur'ân-ı Kerim’de vârid olan olaylar dikkate alındığında, sahih ve hakiki tarihin bunlar olduğunu ve kutsal kitabımızın bu olaylar hakkında, insanlığın tanıdığı en sıhhatli tarihî vesika olduğunu ifade etmiştir.
Mazi ve mazide meydana gelen olayların kıyaslanması noktasında Üstad Said Nursî, çok ince bir ölçü koymuştur. Çok eski tarihlerle veya daha yakın dönemlerle ilgili anlatılanlara müracaat ederken ayıklayıcı, tenkid ya da tashih edici bir metod takip etmiştir. Bu özelliğiyle ilgili en çarpıcı örneklerden
birisi, “Zülkarneyn”den bahseden ayet-i kerimelere yaptığı tefsirdir. Bunu Kur'ân’ın tarih tefsiri başlığı altında inceleyebiliriz. Bir diğer örnek ise, Hz. Peygamber’in (S.A.V.) vefatından sonra İslâm ümmetinin özellikle siyasî alanda başına gelen olaylara getirdiği yorumlardır. Örneğin, hilafet konusunda yaptığı yorumlar belirttiğimiz tarzına gayet uygun düşmektedir. Bazılarının yaptıkları gibi hüccetsiz ve delilsiz olarak, tarafgirâne bir yaklaşımla veya mücadelci bir ruh haletiyle değil, çok güvenilir haberlere, zaman ve zeminin şartlarını dikkate alan bir tahlile dayanarak meseleyi değerlendirmiştir.
Buradan hareketle, Risâle-i Nur’daki zamanın yorumlanması hususunun çok ince bir hisle ve parlak bir şekilde ele alındığını söyleyebiliriz. Bu durum, yukarıda işaret ettiğimiz geçmiş zamanlardaki olaylara getirilen yorumlarda olduğu gibi, halihazırdaki olaylarda da söz konusudur. Şu ifadelerde görüldüğü gibi:
“Demek şu beş vakit, herbiri birer inkılâb-ı azîmin işârâtı ve icraat-ı cesime-i Rabbaniyenin emârâtı ve in’âmât-ı külliye-i İlâhiyenin alâmâtı olduklarından, borç ve zimmet olan farz namazın o zamanlara tahsisi nihayet hikmettir.” 16
Bu ifadeler Üstad Said Nursî’nin, Kur'ân nurunu elde etme arzusuyla yaşadığı her anının kıymetini bihakkın bildiğini sergilemektedir. Bu ifadelere göre namazın belirli vakitlere tahsis edilmesinde bir sıradanlık ve anlamsızlık yoktur. Bilakis, çok ince ölçülerle belirlenmiş zamanlardır. Yüce Yaratıcının önemli fiillerinin gerçekleştiği vakitlerdir ve bunların her biri insanlara O’nun çok büyük ayetlerini işaret etmektedir.
Hâzır zamandan istikbale intikal edecek olursak, Risâle-i Nur’un, hiç bir kimsenin sınırlarını resmedemeyeceği kadar geniş bir ufku içine aldığını görürüz. Bazı Kur'ân ayetlerinde zikredilen istikbale dair haberleri, çok basit ama hayatî öneme sahip örneklerle açıklamaktadır. Örnek vermek gerekirse:
“Kur'ân’da mükerreren ‘İn kânet illâ sayhaten vâhideten (Korkunç bir ses onlara yetti)’ 17, hem ‘Vemâ emru’s-sâati illâ ke-lemhi’l-basar (Kıyametin gerçekleşmesi ise göz açıp kapayıncaya kadardır)’ 18 fermanları gösteriyor ki, haşr-i âzam bir anda , zamansız vücûda geliyor...Ruhların cesedlerine gelmesine misâl ise, gayet muntazam bir ordunun efrâdı istirahat için her tarafa dağılmışken, yüksek sadalı bir boru sesiyle toplanmalarıdır... Cesetlerin ihyâ misali ise, çok büyük bir şehirde, şenlik bir gecede, bir tek merkezden yüzbin elektrik lambaları adeta zamansız bir anda canlanmaları ve ışıklanmaları gibi, bütün küre-i arz yüzünde dahi, birtek merkezden yüzmilyon lambalara nur vermek mümkündür...” 19
Risâle-i Nur üzerinde inceleme yapan ve özellikle Şualar’da yeralan Beşinci Şua’daki meselelere dikkat eden bir kişi, burada bazı Nebevî hadîslerde haber verilen istikbale ait olaylara yorum getirilirken farklı bir metot uygulandığını görecektir. Örneğin “Süfyan” hakkında kendisine yöneltilen bir soruya Üstad Said Nursî’nin verdiği cevap şöyledir:
“Rivayette var ki, ‘Ahirzamanın dehşetli bir şahsı sabah kalkar, alnında Hâzâ kâfir yazılmış bulunur.’
“Allah-u a’lem bissavab, bunun te’vili şudur ki: O süfyan, kendi başına frenklerin serpuşunu koyup herkese de giydirir. Fakat cebir ve kanunla tâmim ettiğinden, o serpuş dahi secdeye
gittiği için, inşaallah ihtidâ eder; daha herkes -yalnız istemeyerek- onu giymekle kâfir olmaz.” 20
Belki de Üstad Said Nursî, istikballe ilgili nakledilen bu ve benzeri haberleri yorumlarken, kendi toplumunun başından geçen siyasî olayların tesirinde kalmış olabilir. Ümmetin asıl libasları yerine frenk libaslarının şart koşulması ve Türk toplumunun yaşantısıyla ilgili bir çok bid’atlerin ihdâs edilmesi onun böyle bir hüküm vermesinde etkili olabilir. Elbette vâkıa ile, istikbale ait mugayyebâttan (gaib olan olaylardan) ulaşabildikleri arasındaki farkı gözardı edemezdi. Bize öyle geliyor ki, Süfyanın zuhuru olayında olduğu gibi, ümmetin hâlihazırdaki halini âlemin istikbalinde ve dünyanın nihâyetinde görmüştür...
Sonuç olarak:
Bu çalışma, Risâle-i Nur’da “İnsan Teorisi”nin işlenişi hakkında gerçekten kısa bir bakış mahiyetindedir. Bu eserlerde insan meselesinin en bariz noktaları olarak nefis, toplum ve tarih gösterilmiştir ki, Üstad Said Nursî bu konulara Kur'ânî derslerden aldığı feyizle, adeta yeni bir insânî hulle giydirmiştir. İnsan nefsini şahıs, toplum ve tarih olarak ele almış; gayet açık bir metotla hareket ederek ona bir hak takdim etmiştir. Ayrıca onun bu metodundan daha vâzıh bir metot mevcut değildir. Aynı zamanda onun gerçekleştirmeye çalıştığı hedef, insan meselelerindeki Kur'ânî anlayışa ulaşmaktır. Yoksa sadece belirli bir tarzı oluşturma ve imkan çerçevesinde uygulamaya çalışma değildir. Veya, tıpkı batılı bazı uzmanların yaptıkları gibi bir takım genel kanunlara ulaşmak değildir. Esas maksadı, her an yenilenen yepyeni bir insanın bina edilmesi, Kur'ânî manaların bütün hücrelerine
kadar yerleştirilmesi, tâ ki bunun meyvelerini fiilî yaşantısında o kişinin toplayabilmesidir...
IfCommentsAllowed>Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
RİSALE'LERİ OKUMAK
3/12/2007 -Kategori: RISALE
Risale'leri Okuma.
Her sabah aynı aşk-u şevk ile okumak ve sürekli okuyup günümüzdeki olaylarla bağdaştırmak.Eski kitaplar demek insani onlardan mahrum eder.
Bir zümre azami velayete talib olmalı.
Işık kaynağı şeylere teveccühümüz hayatiyettir. Yüz defa da okusak da devamlı okumalıyiz zira Allah(cc)in Teveccühu teveccühe olur.
Bunlar diyet ve reçete gibidir. Hayatiyet buna bağlı.Tefekküre yol bulma. Ameliyat-ı fikriyye ve ihlas.Her mes’eleyi, her sözü Allah (c.c.)’a dayandırma.Kelamın fazlası israfdır.
En fazla kelam israfı Risale-i Nur dersanelerinde yaşanıyor. Dünya kadar kelam israfı yapılıyor.Az yeme, az içme, az uyuma, az konuşma, v.b.
17. Söz de anlatildigi gibi O (c.c.)’nu görme, konuşma, yaşama, hissetme esas gayedir.
Sözler O (c.c.)’nu anlatmıyorsa israfdır. Meclislerde söz trafik memurluğu yapıp arkadaşlari yararlı sözlerle takviye etmelidir.Aklı erenler söz trafiğini çok iyi ayarlamalı
Meclisler cismaniyyetten çıkıp, kalb ve ruhun derecesine çıkma mevzuu olmalı.Gündüz hayatı gece hayatıyla alakalıdır.Her ay ve her hafta tesbih namazı kilinmalidir.
Gece hayatına kapalı olan berzahdakilere bir şey anlatamaz. 9. Söz bu konu üzerinde çokça durur.
İbn-i Ömer gibi gece namazı olmadan güzel olunamıyor.Bizi kıskıvrak alan geceler olmaması buyuk bir eksiklikdir.Eskiden bazi guruplari kınardık. Bunların kendisi muhtac-ı himmet soyluyorlar ama amelleri yok diyorduk.
Bu olmazsa metafizik gerilim gevşeyecektir.Her gün hayata yüreğimiz hoplamış ve gözümüz yaşarmış, muhasebe ile çıkmalıyız.
2. )Sahabe'nin ve velilerin hayatını okumalıyız.
Hilyetü’l-Evliya (Allah cc Dostlari)her yere ‘1 Takım’ alınmalıdır.Onların hayatını okumak, kendimizi yenilemedir. Vahid-i kıyasidir. Biz onların gölgeleriyiz.
Sabah-akşam dualarının okunması.Virdlerin devamı sürekli bunlara bağlıdır.Hz. Ali Efendimiz (r.a.) hayatım boyunca virdlerimi hiç bırakmadım buyurur.
Bu cemaat şimdilerde çok beslenmiyor. Üstad'ın talebeleri büyük Cevşen'i hergün bitirirlerdi.Üstad, Mecmeu’l-Ahzab’ı on beş günde bir bitiriyor.Bu ikisi yaşanmayınca boşluk oluyor.
Azami ihlas, azami zühd, azami takva, azami velayet.Belli bir zamandan sonra dünyayı tamamen terk.
Arkadaslar hergün sızım sızım sızlasınlar ki kalbleri açılsın.Nur talebeleri yeniden kendilerine baksınlar.Duygu ve düşüncede partal olmamanın yolu dirilişten geçer. Yoksa olursunuz.Hedef dunya ukba ikisini birden yapmaktır.
Dost, muhibb, şimdilerde müstaidler var.Erkan: Hayatını bu işe kilitlemiş.Sahip: Ömrü boyu işe sahip.Talebe: Kendi eserleri gibi neşreder.
Dost: Bunlar güzel, der.Taraftar: Bu hizmet güzel.Muhibb: Bu insanlar engellenmemeli.derlerMüstaid:Ileride bu mertebelerden birine girmeye musait demektir....
Manevi mertebeler 300’ler 70’e, o 7’ye, o 3’e, onlardan gavs, kutup, imamlar seçiliyor.Yukarıda ya iki imam, ya kutub, ya gavs.
Elden geldiğince ahiretlerini kurtarıp Allah (c.c.) ile irtibat adına derinleşmeliyiz.
Gerekirse 2000yilinda,2010’da,2020’de de olsa o seviyeyi yakalayıp kalbimin açılmasını hedefleyip başka hedefi kıymetsiz göreceğim diye azmetmelidir.
Amerika’nın idaresi bile bu işe göre bana çok basit geliyor, her şeye rağmen.Dünyayı idare etmekten daha parlak bu iş... Kimse bizden endişe etmemelidir.Zira dunyalarina talip degiliz.
2000’de şu olacak , bu olacak , bunlar, mama gibi şeyler.Arkadan gelenlere ne enfes alemmiş yasanilanlar dedirtmeli, yalancı çıkarmamalıyız.
Kitap okuma, kaset dinleme, pazartesi-perşembe oroclarina riayet tam olmalidir.Ülser, şeker, yorgunluk v. s. yoksa oruçlar ve teheccüdler bozulmamalı.
Evrad-u ezkarın bazen sesli okunması tercih edilir. Bazen de açıktan yapılmalı. Evrad-u ezkar ve kitapları yeniden ele almalıyiz.
Yapamayan aksatan kaza etmelidir.Efendimiz (s.a.v.) kılamadığı namazı katlayınca, yapamadığımızı katlamalıyız.Bu bir disiplin mevzuudur.
IfCommentsAllowed>Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
RİSALE-İ NUR
3/12/2007 -Kategori: RISALE
RİSALE-İ NURLAR HAKKINDA
Risel-i Nurlar üzerine şu anda yaptığım türden bir çalışmayı Risale-i Nur talebeleri içinde “haslar” arasında yer verilen bir “Abiye” açtığımda meşguliyetleri olmasa bu tür bir çalışmayı seve seve yapacağını söylemişti. Onunda bu çalışmaya böyle bir destek vermesi “Risale-i Nurlar hangi sorulara cevap veriyor ve Risale-i Nurları okurken hangi sorular akla geliyor” adlı çalışmayı yapmam konusunda benim için moral yönlü bir destek oldu.
Gerçekten Risale-i Nurlar asrımızda Din etrafında oluşturulmak istenen öldürücü şüphe bulutlarını dağıtmış müthiş bir eserdir. Ayrıca öyle bir çekirdektir ki, bugün bütün dünyaya yayılmış, dört bir yanda meyveye durmuş, meyveyi görenlerin ve tadanların taktirlerini kazanmış bir hizmet ağacının kaynağıdır. Bu hizmet ilke ve prensiplerini ondan öğrenmiş, maddenin hakim olduğu “şu helaket ve felaket asrında” neyin nasıl yapılacağı konusundaki prensiplerini onun verdiği hizmet düsturları etrafında geliştirmiştir.
O eserlerin genelde konusu imandır. İman en önemli meseledir. Bütün zamanların en aktüel konusudur. Diğer bütün hususlar onunla anlam kazanırlar.
Risaleler 20. asrın hizmet programıdır ve bütün zamanların en önemli gündem maddesi olan iman meselesini en güzel takdim eden eserlerden bir tanesidir.
Ben acizane bu eserleri okuyorum. Onların hangi sorulara cevap verdiğini tespit ederken yine onları okurken akla gelen soruları da kaydediyor ve cevaplar buluyorum.
Böyle bir çalışmayla amacım Risaleler içindeki zenginliği göstermek.
Belki sorulabilir “O zenginlik görünmüyor mu?” Açık söyleyeyim o zenginlik ehli olmayana ve O eserleri yeni
Bir başka fark ise Risalelerdeki konular sair eserlerde olduğu gibi bir başlık altında birbirini takip eden sayfalarda toplanmamıştır. O nedenle bir konuyu onun bir kaç sayfasında görenler. O konu hakkında Risale-i Nurların genel kanaatin göremezler. Yine böyle bir eksik görme Risalelerin ele aldığı hakikatleri eksik görme sonucunu verir. Oysa ki, Risalelerde hakikatler bütünün içinde muhtelif yerlerdedir. Risalelerden gerçek anlamda istifede, onların bütününü görecek bir görüş ve biliş açısına erilmesinden sonra ancak mümkün olabilir. Risalelere lokal bakış istifadeyi daraltır. Onlara genel bakmalı. Ele aldğı konuların güzelliğini bir kaç sayfada aramak yerine Risalelerin genelinde aramak gerekir.
Bu şekilde anlatım tarzı Kuran'ın tarzıdır. Kuran'ın yöntemi risalelere sinmiştir. Bu tarzın hikmetlerini yeri geldikçe arzetmeye çalışacağım.
Bu ve başkaca farkların Risalelerden istifeyi azaltacağını düşünerek eserlerdeki bilgilerin ambalajlarını değiştirdim. Risaleler ne diyordan daha
çok, Risaleler hangi sorulara cevap veriyor bakış açısını kendime gözlük yaptım, hakikatlere öyle baktım.
Yaptığım çalışmalarla zatında zengin olan eserlere ayrı bir zenginlik kazandıracağımı düşünüyorum. Bu çalışmayla risalelerin binlerce soruya harika cevaplar veren bir eser olduğu zannediyorum daha iyi anlaşılacak.
İsteyenelere soruların cevaplarını gönderebilirim.
IfCommentsAllowed>Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
